English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

++Sitene Ekle

18 Ağustos 2017 Cuma

Biraz Değişiklik Zamanı

     Bu blog sayfasını ilk açtığımda tamamen tenis üzerine yazmayı kendimi geliştirmeyi hedeflemiştim. Ama daha sonra önce askerlik sonrasında da iş hayatı yüzünden sayfadan ve tenisten baya uzaklaştım diyebilirim. Kardeşimin katkıları ile biraz daha yazı yayınlamaya çalıştık sayfada ama oda benzer sıkıntılar yüzünden zorluklar yaşadı. Tenisi ve sporu yine takip etmeye çalışıyoruz ama blog üzerinden yayın yapma konusunda sıkıntılar devam ediyor. Kendimi artık çok fazla tenis yazısı yazacak durumda görmüyorum. Zira çok uzun süredir seri ve dikkatli şekilde takip edemedim.

     Neyse elimden geldiği kadar yazmaya devam edeceğim. Ama artık sadece tenis değilde genel olarak sporu yazmaya çalışacağım

     Yeni yazılarda görüşmek üzere iyi günler.

3 Temmuz 2015 Cuma

Nerelerdesin Efsanevi Solak

Bu yazıyı yazmayı uzun zamandır planlıyordum aslında. Tenisin en efsanevi oyuncularından biri olan bu müthiş adamın düşüşü uzun zamandır ortada. Hala ufak da olsa bir umut vardı içimde ama artık görüyorum ki bazı şeylerin eski haline dönmesi Altair ve Vega’nın kavuşması kadar nadir yaşanıyor.
Yazımızın kahramanı maalesef Rafael Nadal. Son yıllarda Federer ile beraber belki de tenisin başına gelen en güzel şey olan bu koca yürekli İspanyol’un düşüşünü hayretle izliyorum. Bunun sebeplerini incelemek kolay. Zaten uzun yıllardır dile getirilen sebepleri hemen sıralayabiliriz: sakatlıklar ve oyunun aşırı fizik gücü gerektirmesi. Gün geçtikçe sakatlıklar artar ve fizik kalite düşer bunlardan uzun uzadıya bahsetmeye gerek yok.

Asıl bahsetmemiz gerekense bu düşüşün sonuçları. Tabi ki de hala mücadelenin içerisinde, hala savaşıyor ama şu anda olmuyor. Hala bir şeyler eksik. Belki de bizi en kötü etkileyen kısmı ise tenis dünyasının en mücadeleci oyuncusunu bu şekilde, fazla direnç gösteremez halde kaybederken görmek. Sanki korttayken Nadal kayboluyor ve “Yeşil Yol” filmindeki John Coffey geliyor kortun ortasına uzanıyor ve “Yoruldum patron” diyor.
Yorgun bir şekilde duruyor belki de karşımızda Nadal. Uzun zamandır oynadığı bu üst düzey tenis sonrasında ise yaralı. Ama ufak bir ekleme ise Joker’den geliyor: “Bu yaralar nasıl oldu, biliyor musun?”

Evet Nadal’da bu yaralar kazandığı 14 grand slam’den, 27 masters’tan, 1 olimpiyattan, uzun yıllar verdiği mücadeleden, geri çevirdiği maçlardan ve kortta attığı her adımdan sonra oldu. Nadal’ı sevelim ya da sevmeyelim kabul etmemiz gereken şeyler var. Nadal spor dünyasına mücadelenin, direnmenin ve karşı koymanın ne kadar önemli şeyler olduğunu kanıtladı. Maçları sadece fiziksel olarak değil zihinsel olarak da domine etti. Ve bunları en üst düzeyde yapabilen kişiydi. Tenise inanılmaz bir zevk kattı ve onun bu eski performansı olmadan teniste bir şeyler eksik. Tenis dünyası artık aynı tadı vermiyor bu muhteşem solak olmadan. Grand Slam’lerin ve masters’ların çeyrek finalden sonraki etapları giderek sıradanlaşıyor, normalleşiyor ve bir kaçı dışarısında monotonlaşıyor Rafael Nadal ve onun arkasında getirdiği rüzgar olmayınca.
Unutmamak lazım ki sonuçta Nadal’ın şu an tenisi bıraktığı yok. Belki önümüzdeki 4-5 yıl boyunca onu izlemeye devam edeceğiz. Eski Nadal’ın dönmesini dört gözle bekliyor ve beşinci günün şafağında hala doğuya bakıyor olacağız. Shakespeare’in unutulmaz eseri “Macbeth”te de dediği gibi “Ne olursa olsun zaman en kötü günü bile sona erdirir.”. Yazıyı ise “Gladyatör” filminde Russell Crowe’a yapılan tezahüratla bitirmeli:
“İspanyol! İspanyol! İspanyol!...”

Google’da bile “Gladyatör İspanyol” diye arama yaparsanız karşınıza çıkan ilk görseller yeterince açıkayıcı J
Yazar: Yusuf Cengiz

9 Eylül 2014 Salı

Arka Planda Kalanlar, Tekerlekli Sandalyedekiler ve İpek Soylu

               Amerika Açık’ın şampiyonu Cilic’e ve finalisti Nishikori’ye kesinlikle büyük bir teşekkür gerekli. Sadece ortaya koydukları büyük oyun için değil, onlar bize bir şeyi daha gösterdi: Arka planda kalan kişileri… Bu turnuva artık Frodo’nun değil Sam’in, Sherlock Holmes’ün değil Doktor Watson’ın turnuvası oldu.

                 Her Grand Slam’in başında konuşulur acaba bu sefer ilk 4’ten kim kazanır bu turnuvayı diye. Onlar dışındakiler ise en fazla yarı finale yükselmeleriyle sürpriz yapmış sayılır. Bu “arka plan” adamlarında sıyrılmayı başaran isim en son Wawrinka’ydı, şimdi ise sıra Cilic’e geldi. İnanılmaz bir işe imza attı gerçekten ve bizlere bir şeyi gösterdi Cilic: pek izlemediğimiz adamların neler yapabileceğini. Cilic’in bu galibiyeti ise beni başka bir noktaya yönlendirdi.
                Andy Laphorne’u hiç duydunuz mu? Ya da Yui Kamiji’yi? Shingo Kunieda’yı? Saydığım bu üç isim kendi sınırlarını aşan kişiler. Onlar bu senenin Amerika Açık’ta tekerlekli sandalye dalında kazananları. Tenisten ne zaman konuşsak Federer’den, Nadal’dan, Djokoviç’ten bahsederiz çoğu zaman ama bu insanlar ve onların yarıştığı dalda mücadele veren diğer kişiler önemi, dikkat edilmeyi ve izlenmeyi kesinlikle hak ediyorlar. Hayatın onlara getirdiği kısıtlamayı aşıp, dünyanın en prestijli 4 turnuvasından birisine katılıyorlar ve kazanıyorlar. Ortaya koydukları kararlılıkları, mücadeleleri ve karşı çıkışlarıyla zirvede yer alıyorlar. Ama ne yazık ki Amerika Açık’ın resmi facebook sayfası bile onlar için bir posttan ileri gitmiyor.
                                           
               

                   Arka planda kalanlardan biri de bu se ne 100. turnuva zaferlerini Bryan Kardeşler. Çift erkeklerin en etkili isimleri olan Bob ve Mike Bryan isimlerini tarihe yazdırdılar.  
                                 
                Ama bu turnuvada bizim açımızdan tarihe geçen iki kişi var, onlar da genç çift bayanlarda şampiyon olan İpek Soylu ve İsviçreli partneri Jil Belen Teichmann. Türk tenisinin en önemli başarısına imza atan İpek Soylu’nun bu başarısı maalesef Emir Preldzic’in mucizevi üçlüğünün biraz gölgesinde kaldı ama en azından medyamız onu unutmadı. 96 doğumlu sporcumuz umarım çalışmalarına devam eder ve hedeflediği tekler mücadelelerinde de başarıya ulaşır. Tabi ki de ondan hemen önümüzdeki sene çıkıp büyük turnuvalarda bütük işler yapmasını bekleyemeyiz. Oraya bir anda ulaşmaktansa sindire sindire basamakları tırmanması çok daha önemli gözüküyor. Çünkü bu derece büyük bir beklenti oluşturmak şimdiye kadar Marsel İlhan örneğinde de görüleceği gibi pek de işe yaramışa benzemiyor. Bu yüzden İpek’in hala zamanı var ve yaptığı açıklamalardan da bu zamanı en iyi biçimde kullanacakmış gibi gözüküyor. 
                                          

Yazar: Yusuf Cengiz

10 Temmuz 2014 Perşembe

(Çeviri Yazı) Yenilginin İçinden Eskisi Gibi Olan Bir Federer Ortaya Çıktı


           Federer - Djokoviç finali gerçekten inanılmaz bir final oldu. 32 yaşındaki efsanenin kazanmasını özellikle dördüncü setten sonra çok istememe rağmen Djokoviç o setin verdiği zihinsel dezavantajı kendi lehine çevirip şampiyon olmayı başardı. Finalden sonra gözüme çarpan bir yazıyı paylaşmak istedim. Wall Street Journal'in yazarı Jason Gay'ın kaleminden bir yazı. Çeviri için kendime teşekkür etmeyi bir borç bilirim :)


            "Roger Federer'in burada bile olmaması gerekiyordu. Bu çıldırtıcı ama güzel yenilginin ardından bunu unutmayın. Federer yeniden buraya gelmek istediğini söyledi ama hakkındaki konuşmaları bilmesi gerekiyordu.  Aslında biliyor da. Federer üst düzey bir hayat yaşıyor olabilir ama o da bir insan sonuçta.  Kendisi de bir Grand Slam kazanma hatta finale çıkma şansı hakkında uzun zamandır ortada olan kötümserlikten kesinlikle haberdar.  Bu söylemler ilk olarak büyük turnuvalardaki yenilgiler çoğalmaya başladığında ortaya çıkmıştı. Birkaç kez Rafael Nadal'a, Andy Murray'e, Tomas Berdych'e ve Jo-Wilfred Tsonga'ya kaybetmişti. Ama bundan sonra listeye yeni kişiler eklenmeye başladı, Sergiy Stakhovsky, Tommy Robredo ve Ernest Gulbis gibi. Wimbledon finalinin olduğu gün Federer'in emin olduğu bir şey vardı bu da 2012'de Murray'i yendiğinden beri herhangi bir Grand Slam kazanamamış olduğuydu. Şimdiye kadar 17 Grand Slam kazand, ki tarihteki herkesten daha fazladır bu rakam, ama çoğu kişi Federer'in artık bu başarı arabasını park ettiğini düşüyordu.
           Teknik olarak arabası hala park halinde. Ama Pazar günü Federer, tenis dünyasının artık gitti zannettiği o eski muhteşemliğini geri getirdi. Tarih Federer Djokoviç'e 6-7 (7), 6-4, 7-6 (4), 5-7, 6-4 ile beş sette kaybettiğini yazacak. Ama 3 saat 56 dakika süren bu heyecan verici maç aynı zamanda bir mesajdı. Federer önümüzdeki ay 33 yaşına girecek ama hâlâ deposunda bir şeyler var.
Ve depoda kalan bu şeylerin hepsi Merkez Kort'ta muhteşem bir şekilde gözüküyordu: Federer'in elektrik gibi ilk servisleri ve çevik forehandleri, baselineda onu sanki buz pateni yaparcasına kayıyormuş gibi gösteren, çaba göstermiyormuş gibi duran ama aslında çok çaba gerektiren hareketlenmeleri… Belki tam olarak o eski Federer değildi ama en azından onun bir yansımasıydı.
            Bu Federer'e inanan taraftarların, o kötü zamanlarında giderek kötüleşen, hatta demode gözüken oyununun ardından görmek istedikleri Federer'di. Bakış açısı burada çok önemli: Federer şu anda sıralamada dünyanın en iyi üçüncü tenisçisi. Kariyerinin bu kötü döneminde düştüğü en alt nokta sekizincilikti.  Fakat yeniden yükselmesi pek umulmuyordu. Yaşı belliydi. Düşüşü de öyle. Onun çevresinde tenis gelişiyor, gençleşiyordu. Yeni bir dalga geliyordu ve Majesteleri sıradan bir rakibe dönüşüyordu.
             Ama bu turnuvada finale kadar 7 maç kazandı ve Roger yine bildiğimiz Roger'dı; canlı, sert, büyük kafalı raketi ve koçu Stefan Edberg'den aldığı file önüne gelip baskı uygulama taktiğiyle daha bir kendine güvenli… Zihinsel olarak Federer yeniden bağlanmıştı oyuna. Birkaç ufak turnuva kazanmıştı ve ocak ayında Avusturya'da yarı finale kadar çıkmıştı ve Nadal'ın henüz dördünce turda elenmesiyle Wimbledon'da şansı da biraz yanındaydı. Oyununda ise bariz bir üstünlük vardı ve bu kendini çeyrek finalde vatandaşı Stanislas Wawrinka ve yarı finalde oynadığı Milos Raonic maçlarında gösterdi. Djokoviç'e karşı dördüncü seti final setine taşırken bir de maç sayısı kurtardı. (Dördüncü set ise Federer'in son zamanlardaki kariyerinin ufak bir özetiydi: nazik bir şekilde oyunu kaybettiğini kabul etmişti, neredeyse tam sonu gelmişti ama bir anda…)
            Djokoviç'e hakkını verelim. Bu onun yedinci Grand Slam'ı, 2011'den sonra ise Wimbledon'daki ilk Grand Slam'i ve kendisi adına da ortaya koyduğu bir beyandı. Djokoviç oynadığı son 3 Grand Slam finalini de 5 sette kaybetmişti. Ama her zamanki gibi Djokoviç atletik ve hareketli, aynı zamanda garip bir ilk servis ve komik seviyede vuruşları vardı. Ama zihniyle bu maçı kazandı. Dördüncü seti kaybettikten sonra o çırpınışlarını sert yüzlü koçu Boris Becker'a attığı bakışlarda görebilirsiniz ama Djokoviç maça yeniden odaklandı. Maçın içine daha çok girmesi gerektiğinde maça girdi. Şampiyonluğunu çocukluk koçu Jelena Genčić'e adadı ve Federer'e "kazanmasına izin verdiği" için nazikçe teşekkür etti.
             Federer için bu galibiyet serisi tanıdık bir eşikti. Büyük bir sporcunun kariyer şablonu bilindiktir: ilk başta bir parlaklık vardır ki bu gelecek büyüklük için bir potansiyel oluşturur. Bundan sonra ise (umulur ki) gerçek büyüklük vardır ki bu da yıldız olmanın yolunu açar. Federer herkesin ki kadar iyi bir seri yakaladı. Bundan sonra ise yaşlanma ve kaçınılmaz düşüş gelir. Bu herkese olur ve bundan sonra Federer'i izlemek daha da zorlaşır.
              Fakat bazen bir tersine çevirme, her şeyin mükemmele dönmesi vardır. Bunun ne kadar uzun süreceği konusunda herhangi bir kesinlik yoktur ama ortaya çıktığında ise hem nostaljiktir hem de izlemesi inanılmaz zevklidir. Federer için yeni bir tenis kitabesi yazılacaktır, çünkü bundan öncekiler biraz aceleyle yazılmıştı. Wimbledon bittiğinde, Federer "önümüzdeki sene görüşürüz" dedi. Bu bir istek gibi değil de daha çok bir söz verme gibi geldi kulağa."

Yazar: Jason Gay - http://online.wsj.com/articles/in-defeat-a-vintage-federer-appears-1404689890

20 Nisan 2014 Pazar

Monte-Carlo'nun Ardından...



Sıradaki lütfen...
Bu hafta İsviçrelilerin hayali en sonunda gerçek oldu. Favori iki tenisçileri Federer ve Wawrinka en sonunda büyük bir turnuvanın finalinde karşı karşıya geldi.
Geçtiğimiz aylarda Nadal'ı yenip kariyerinin ilk Grand Slam turnuvasını kazanan Wawrinka şimdi de kariyerinin ilk masters turnuvasını Monte Carlo'da vatandaşı Federer'i yenerek kazandı.


Finalin sayısal değerleri hakkında pek bir şey söylemenin yeri yok. Benim değinmek istediğim nokta Stanislas Wawrinka'nın artık o winner ruhunu yavaş yavaş yakaladığı ve bu formunu korursa tenis dünyasında uzun zamandır kullandığımız "The Usual Suspects" (Olağan Şüpheliler)'in bir parçası olmaya başlayabileceğidir. Wawrinka aynı zamanda "sürpriz kazanan" modundan çıkmaya başladı artık. İlk dördün içerisinde bakalım kendisini ne kadar daha muhafaza edebilecek ve bize neler izletecek, bunu keyifle beklemek lazım. 

"Başlangıcı olan her şeyin bir de sonu vardır, Mr. Anderson"
Ajan Smith'in Matrix'de söylediği bu söz şu anda en çok Rafael Nadal'a uyuyor. 2005 ile 2012 arasında bu turnuvayı 8 kez üst üste kazanan geçen sene ise finalde Djokovic'e yenilen "toprağın kralı" Nadal'ı bu turnuvaya çeyrek finalde elenirken görmek üzücüydü. Vatandaşı Ferrer'e elenen Nadal'ın bu 9 yıllık final görme serisi de böylece bozulmuş oldu. 
Maç sonrasında Ferrer'in verdiği röportajda söylediği şeyler ise turnuvanın eğlenceli anlarından biriydi: Rafael'i toprak kortta en son 10 yıl önce yenebilmiştim. Onu yeniden yenmek için tam 10 sene beklemem gerekti!"

Turnuvada sürpriz yapması beklenebilecek kişiler yine kendilerini aşamadı. En uzun dayananları çeyrek finalde elenen Raonic ve Tsonga oldu. Federer'in finali kaybetmesine pek değinmedik çünkü burada asıl ön plana çıkarmamız gereken kişi Wawrinka'ydı. Ama belirtmek gerekir ki Federer'in yarı finalde Djokovic'i yine saf dışı bırakması onun açısından çok önemliydi.

Toprak sezonu başlıyor. Uzun süredir oynanan indoor turnuvalarından sonra açık gökyüzünü ve turuncu toprağı yeniden görmek gerçekten güzeldi. Oyuncuların toprak üzerinde kayarak yaptığı vuruşları özlemişiz. Sezon uzun daha yeni başladı ve oyuncular bu toprak sezonunun çok güzel ve çekişmeli geçeceğine dair sinyalleri vermekte gecikmedi. 

Yazar: Yusuf Cengiz

18 Mart 2014 Salı

Çiftler Tenisine Haksızlık mı Yapılıyor?

          İstanbul'da son kez düzenlenen WTA Sezon Sonu Turnuvası'nın yarı finallerini izlemeye gitmiştik bir arkadaşımla beraber. 2 çiftler 2 de tekler olmak üzere 4 tane yarı final vardı o gün. İlk maç çiftler maçıydı ve başladığı zaman ilgimi çeken bir şey vardı. Salonun yarısı bile dolu değildi. Hatta son maçta korta çıkan dünyanın bir numaralı çifti olan Vicci-Errani çiftini izleyen sayısı salonun sadece dörtte biriydi. Ama ondan önceki Serena Williams-Jelena Jankovic maçı tıklım tıklımdı. O zamana kadar aslında bende de oluşan "Çiftler maçı zevksiz olur." gibi bir algı vardı ama o gün izlediğim 2 çiftler maçı bu algıyı yıkmaya yetti. İşte o zaman aklıma geldi bu soru acaba çiftler maçlarına haksızlık mı yapıyoruz diye.
          Bu sorunun cevabı kesinlikle evet. Şu anda tenis dünyasında tamamen ikinci planda olan bir alana dönüştü çiftler tenisi. Erkekler ve bayanlar dünya sıralamasının ilk 20sini belki ezbere sayabiliriz ama çiftler dediğimizde aklımıza Bryan kardeşlerden yada Vicci-Errani çiftinden başka isimler zor akla gelir. Sebepsiz bir şekilde çiftler tenisine teklerde oynayamayanların yönlendiği dolayısıyla tenisçi kalitesinin düşük olduğundan bahsediliyor ama bu inanılmaz bir çabukluk ve hem baseline hem de file önü tekniğinin çok yüksek olmasını gerektiren bir dal.
         Çiftler tenisinin değerinin az olmasının önemli bir sebebi izlenebilirlik. Çiftler tenisi topun teklerden daha hızlı hareket ettiği bir alan, bu onu daha heyecanlı bir hake getiriyor ama televizyonlar bu maçları vermekten çekiniyor. Bundan dolayı ise sponsorluk gelirleri azalıyor. Dolayısıyla ilgi sadece maçları yerinde izleyebilen kişilerle sınırlı kalıyor.
          Benim önerim bundan sonra izleyebileceğiniz çiftler maçlarını izlemeniz. Çiftler tenisi gerçekten heyecan verici bir alan. Son bir nokta: Eğer televizyonda Andy Murray'nin maçları izleniyorken çiftler maçları izlenemiyorsa bana dünyada adaletten bahsetmeyin :).
Yazar: Yusuf Cengiz

Amerika'da İlk Etabın Ardından...

 
 
 
                Amerika'da tenis ayının ilk turnuvası Indian Wells tamamlandı. Favorilerden Del Potro'nun 2. turda çekildiği, Nadal'ın 3. turda Dolgopolov'a elendiği, çeyrek fianllerde ise geçtiğimiz Avustralya Açık şampiyonumuz Wawrinka ve Murray'in elendiği turnuva cazibesini bir nebze kaybetse de herkes hala oyunda olan Federer ve Djokvic arasında oynanacak olan olası final maçı için yerlerini ayırmaya başlamıştı.İnanılmaz bir finale sahne olan erkekler finalinin kazananı ise Federer'i 3-6, 6-3, 7-6(3) lık 3 sette geçen Djokovic oldu.
 
     
              Final için inanılmaz dedik, çünkü bu başa baş giden mücadeleyi iki tenisçinin de kazanmak istediğini kanıtlayan bir faktör var önümüzde: bu 2 saat 12 dakikalık maçta Federer toplamda 98 puan kazanırken Djokovic ise 99 puan kazandı. Sadece bir sayılık fark...
              Djokoviç belki geçen senelerdeki formunda olmayabilir ama o hala Djokovic. Bu turnuvayı kazanmasının kendisi için zihinsel olarak çok önemli bir basamak olduğunu söyleyen Djokovic'e katılmamak elde değil. Zira oynadığı karşılaşmalarda zihinsel gücüyle ön plana çıkan Sırp raket kendine güvenini biraz kaybetmiş gibiydi son zamanlarda. Geçtiğimiz yılların belki de en çok maç sayısı çeviren ismi olan Djokovic bakalım bizlere daha neler izlettirecek.
               Federer ise bu turnuvada gönüllerin şampiyonu olmak ile yetindi. Aynı zamanda çiftlerde de vatandaşı Stanislas Wawrinka ile beraber boy gösteren Federer'in, çiftlerde de yarı finalde elendiğini belirtmek gerekir.
              Bayanlar kısmı ise turnuvanın asıl sürprizinin yaşandığı yerdi. Yarı finalde Li Na'yı eleyen 20 numaralı seri başı Flavia Pennetta finalde Radwanska'yı geçerek Indian Wells'te bu sezonun şampiyonu oldu.
              Çift bayanlarda Hsieh-Peng, çift erkeklerde ise Bryan kardeşler kazanan kişiler oldu.

1 Mart 2014 Cumartesi

Keep Calm and Roger Federer


                Son haftaların tenis dünyasındaki önemli turnuvalarından biriydi Doha. Hem katılan oyuncuların sıralaması yönünden hem de turnuvanın dünyada izlenme oranı yönünden. Finalde ise Tomas Berdych'i 3-6 6-4 6-3 ile geçen Roger Federer burada altıncı kez şampiyon oldu. Bu maç için sayısal değerlendirmeler yapılabilir ama bana kalırsa asıl konuşulması gereken yön Federer'de gördüğümüz psikolojik değişim…
                Djokovic'e karşı oynadığı yarı final maçının ilk setlerinde yine "Acaba artık Federer yarı finallerden ötesini görebilir mi?" diye sorarken Federer sanki Doctor Brown'un zaman makinesine binip geçmişteki halini bu maçı oynaması için özellikle getirmiş gibiydi. Forehandlerinin ve backhandlerinin yanı sıra beraberinde getirdiği bir şey daha vardı Federer'in son iki sette: inanılmaz bir kazanma arzusu…  Gerçekten uzun bir zaman sonra Federer bu kadar kararlı ve tutkuluydu. Agresif ama kontrollüydü. Aynı senaryo bugün Berdych maçında da ortaya çıktı ve ona turnuvayı getirdi.
                Maç içi ve sonu tepkilerinden de anlaşılacağı gibi Federer bu turnuvayı kazanmayı çok istemişti ve çok ihtiyacı vardı. Bu kendisi için önemli bir eşik olabilir zira bu zafer Federer'i önümüzdeki haftalarda oynanacak iki Masters; İndian Wells ve Miami öncesi iddialı bir konuma getirdi. Yaşlı kurt hâlâ oyunda…
                Burada bir parantez de Berdych için açmalı. 28 yaşındaki raket ilerisi için bir hamle için bu yıl ve önümüzdeki yıl son şansı gibi duruyor. Yoksa yerini alttan gelen gençlere kaptırması çok yakın gibi.

Yazan: Yusuf Cengiz

26 Ocak 2014 Pazar

Samuel Beckett'ten Sevgilerle



              Bugün kazandığı Avustralya Açık turnuvasıyla bize kararlılığını ve çalışkanlığını kanıtlayan Stanislas Wawrinka motivasyonunu korumak için İrlandalı yazar Samuel Beckett'in meşhur sözlerini hem kalbine hem de koluna yerleştirmiş gözüküyor: "Denedin mi? Yenildin mi? Hiç fark etmez. Bir daha dene. Yine yenil. Daha iyi yenil"
Yusuf Cengiz

Geldim Gördüm ve Sonunda Yendim

                


                2014 yılının ilk Grand Slam'ı Avustralya Açık finalinde Nadal'ı 6-3 6-2 3-6 6-3 ile geçen Stanislas Wawrinka'yı anlatmak için bu sözü seçmek uygun olur. Yıllardır İsviçre'nin devi Roger Federer'in gölgesinde kalan, 2008 Pekin Oimpiyatları'nda İsviçre'nin çift erkeklerde kazandığı altın madalya hatırlanınca Wawrinka olarak değil de "Federer'in partneri" olarak anılan Stanislas en sonunda kendinden beklenen patlamayı yaptı.
                Son iki senedir bunun sinyallerini veriyordu aslında. Andy Murray'e karşı kazanmış, Novak Djokovic'e karşı oynadığı maçları ise hep kıl payı kaybetmişti. Ama bu turnuvaya kadar kimse ondan böyle bir patlama beklemiyordu. Genel kanı ise geçen senelerde yaptığı gibi büyükleri zorlayacağı ama daha ilerisine gidemeyeceği yönündeydi. Ama hiç de öyle olmadı, Stanislas Wawrinka uzun çalışmalarının meyvesini aldı ve Rod Laver Arena'da kariyerinin ilk Grand Slam'ini Rafael Nadal'a karşı kazandı.
                Bu zafer şansa bağlanabilir mi? Wawrinka'nın galibiyetinde Nadal'ın sol elinde oluşan yaranın etkili olduğu bir gerçek ama şunu da kabul etmek gerekir ki insan şanslı olmaz, kendi şansını yaratır. Wawrinka hem fiziksel hem de zihinsel olarak bu turnuvanın en hazır ismiydi ve bir sürpriz olacaksa bunun yıllardır beklentileri karşılayamayan Andy Murray'den, 2. Turda elenen müzmin sakat Juan Martin Del Potro'dan ya da kortların Muhammed Ali'si Jo Wilfred Tsonga'dan gelmesi yerine Stan'dan gelmesi çok daha olasıydı ki öylede oldu.
                Stanislas Wawrinka yeni açıklanacak listede dünya 3 numarası olacak. Bu aynı zamanda Roger Federer'in üstüne çıkarak İsviçre'nin de 1 numarası olacak. Stanislas Wawrinka büyük bir tebriki hak ediyor. Bakalım bu performansı daha ileriye taşıyabilecek mi?

Yazar:  Yusuf Cengiz 

19 Ekim 2013 Cumartesi

Dr. Jekyll & Mr. Hyde

                "Bu gerçekten sen misin Roger?". Eğer Federer'i görme fırsatım olsa galiba bu soruyu sorardım. Geçen yıllarda izlediğimiz Federer'e ne oldu ki şimdi bu halde. Bir senede yaşanan bu düşüşün açıklaması gerçekten var mı?
                Bu yıl her şey, Federer'in kendi açıklamalarında kazanmayı gerçekten sevdiği bir turnuva olan Avustralya Açıkta başladı. Murray'e kaybettiği yarı final maçını, Rotterdam çeyrek finalinde Benneteau, Indian Wells çeyrek finalinde Nadal maçları takip etti ve sene içerisinde 2 defa ilk yüz dışındaki oyunculara (Stakhovsky ve Delbonis) kaybetti. Bu sene şimdiye kadar sadece Halle'de kazandı.
                Peki, son olarak Şangay'da 3. turda Monfils'e kaybeden, her sene sezon sonu finallerine ilk sırada adını yazdığımız ama bu sene ilk 8 in içinde tutunmaya çalışan Federer'deki bu düşüşün arkasındaki gerçek neden ne?
                Başarıya doymuşluk: Federer'in kariyeri ve başarılarından söz etmeye gerek olduğunu düşünmüyorum. Acaba Federer'in son zamandaki formsuzluğu, form tutmak istememesine bağlayabilir miyiz? Federer artık daha ne kazanayım moduna girmiş midir? Cevap aslında açık gibi: Hayır. Çünkü Federer  her katıldığı turnuvayı hala kazanmak istediğini ve bunun için çalıştığını her zaman vurgulamıştır. Dahası, eğer Federer başarılarının kendine yettiğini düşünseydi, artık 32 yaşına geldiğinden tenisi bırakırdı. Bu bize Federer'in hâlen kazanmak istediği sonucuna götürür.
                Takvim içerisinde kendini yormak istememesi: Federer'in Grand Slam'lere daha çok önem vermesi doğal. Bu yüzden sıralamada yer almak için gereken sene içerisinde belli sayıda turnuvaya katılmış olma hedefini tamamlayarak, kendini çok zorlayacağını hissettiği turnuvalarda maçları kendini yormadan oynamak istiyor olabilir. Sonuçta kendini yormazsan da rakibin kazanır ve elenirsin. Ne var ki sene içerisinde oynanan 4 Grand Slam'den sadece sene başındaki Avustralya Açıkta yarı final oynamış olması diğerlerinde çeyrek final dahi görememiş olması bu teoriyi çürütüyor.
                Oyun stili: Federer'in sene içerisinde üzerine daha fazla düştüğü bir alan oldu oyun stili. Kariyeri boyunca zaten puanları çok uzatmadan kazanmaya çalışan Federer, bunu daha önce yaptığı açılı vuruşlarla yaparken, geçen senenin sonlarından itibaren kullandığı, kimi zaman çok başarılı olduğu ve kritik puanları aldığı, file önüne çok sık gelme taktiği başını bu sene biraz belaya soktu. Yeni oyun stili arayışında belki de en önemli faktör Federer'in artık yaşlandığını kabul edip kendisine maçı daha çabuk bitirmeye yardım edecek yollar aramasıydı.
                Ama bir nokta var ki onu es geçmemek lazım. Bu Federer'in raketinde yaptığı değişiklikti. Son yıllarda kullandığı raketten kafa boyutunun daha büyük olduğu bir raketler devam etmesi, bizim alışık olduğumuz Federer'i değiştirdi. Raket kafa boyutunun etkisine gelecek olursak; bu yukarıda bahsettiğimiz açılı vuruşların etkisini azalttı ama file önü oyunlarında ona yardım etti. Raketin etkisini aynı zamanda Federer'in attığı ace sayılarındaki düşüşlerden de anlayabiliriz.
                Yeni yıl planı: Belki de fanatik bir Federer taraftarı olan beni en çok umutlandıran teori bu. 2011 yılını hatırlarsak Basel'e kadar turnuva kazanamamış, bu sene kadar ağır olmasa da yenilgiler almıştı. Ancak Basel'de başlayan seri Paris Masters'ta ve sezon sonu finallerinde devam etmiş ve 2012'de Wimbledon ile yeniden dünya birinciliğine uzanan bir seri başlamıştı. Yeniden dünya birincisi olmasına en çok yardım eden unsur, 2011'den neredeyse koruması gereken bir puan kalmamış olmasıydı. Muhtemelen Federer böyle bir planın içinde olabilir.
                Bu yazıyı şu anda yazmamım sebebi ise son teoriye inanmam çünkü Federer'in katılacağı bir sonraki turnuva Basel Indoors olacak. Önümüzdeki yıl için yeniden bir yükselişe geçebileceğini beklediğimiz Federer'in önündeki ilk basamak yine Basel olabilir.

                Federer'in bir sene içerisinde böylesine bir değişim göstererek, Robert Louis Stevenson'ın Dr. Jekyll & Mr. Hyde romanındaki gibi başkalaşmasının arkasındaki nedeni zaman bize gösterecek. Bizim tek istediğimiz şu anda gözlerimizin önünde eriyen yaşayan bir efsaneyi yeniden ait olduğu yerde, ilk sırada görmek. O zamana kadar "Let's go Roger, Let's go…"

               Yazar: Yusuf Cengiz